Zamanı durdurmak için şehirden çıkar, insanlardan uzaklaşır, dağlara, tepelere, yamaçlara kaçardım. Yine arkama bakmadan kaçmıştım. Yüksek bir tepeydi bulunduğum yer ve taburem bir taştandı.
Yabandan, ottan, çiçekten, ağaçtan, arıdan, börtü böcekten derin bir nefes çekip keyifle oturmuştum.
Yine bir seyir vaktiydi, yine bir mola, yine tabiata yaslanma vakti.
Takılmış gözlerime, buruşturulup atılmış bir sigara paketi ve altı adet izmaritti. Gördüğüm, izlediğim buydu.

Son demlerini toprak üzerinde bir kurban gibi bekleyen izmaritler, öylece zamana karşı direniyorlardı. Bilinirdi; yağmurla buluştuğunda mis gibi kokan topraklar sigara içmezdi.
Ama tabiata soramazdım, çünkü izmaritlerin kim olduğunu söylemezdi.
Toprağa saygıyla eğilirken gözlerim izmaritlere kaydı, dikkat kestim izmaritlere. Kendi gözümle, özümle izmaritlere baktım.
İlk izmaritte, nefes nefese içilmişliğin izleri vardı. İçene nikotin desteği vermiş, yorgunluğunu hafifletmiş, manzaraya doyulmuş, çiçeklerin kokusu alınmıştı.
İkincisinde, okunmuş eski bir mektubun sevda dolu satırları; ilmek ilmek işlenmiş, tarifsiz bir aşkın izi vardı.
Üçüncü izmaritte görmek istediklerimi göremedim. Anlamsız bir durgunluk, tarifsiz bir tatsızlık, acı vardı.
Dördüncü izmaritte, asık bir yüz, titrek bir elin tuttuğu başka bir mektubun zehirli kelimelerinin kiri, gölgesi ve sisi vardı.
Beşinci izmarit, kuru bir yaprağın ucunu yakmıştı ve neredeyse bitmek üzereydi. Hırstan ısırılmışlık ve keskin dişlerin izi vardı.
Son izmaritte ise, çok zor olsa da, vazgeçenden vazgeçilmenin en güzel tarifinin izi vardı.
Yine zamanı durdurmuştum. Gitme vakti geldiğinde, vakit kendi vaktini doldurmuştu. Ben o tepeyi terk ederken orada kalanlar sadece;
İzmaritler…
Boş bir paket…
Yırtılmış bir fotoğraf…
Ve toprakta silinmeye yüz tutmuş bir ayak izi…
Mehmet Kaya
27 Aralık 2009

İlk Yorumu Siz Yapın