Asfaltın eridiği, yollarda yumurtanın piştiği bir ağustos sıcağında Mersin’in adeta fırına dönüştüğü günlerdi. Bir Kayseri seyahatim dönüşünde arkadaşlarla Çamardı’ndan Pozantı’ya doğru aracımızla yavaş yavaş geliyoruz.
Serinlikten hiç gitmeyi istemesekte yavaş yavaş Çamardı yöresi rakım olarak yüksek ve yayla bir yöre olduğundan arabamın camından içeriye giren serin hava bizi neredeyse üşütme noktasına getiriyor. Fakat tatlı bir üşüme ve sanki üşümeyi istiyoruz.
Çamardı’nı 5-10 km. geçtik. Mola vermek için karar veriyoruz.
Yol boyunca devam eden dereyi takip ederken, bazen derenin sağından bazende solundan gidiyoruz.
Dar bir boğaza giriyoruz ve yolun sağ tarafında derenin içinden pompa ile basılarak yolun kenarına kadar çıkarılan su orada bahçeleri sulamak için kanala dökülüyor. Geçenler zaman zaman durup o buz kesen suda ellerini yüzlerini yıkıyorlar. İçecek sularını dolduruyorlar.
Suyun olduğu yerde mola vererek yolun sol tarafına elma bahçesine girdik. Bir ağacın altına yemyeşil otlar üzerine kendimizi atıp uzanıyoruz. Yattığımız yerden kendi aramızda sohbet ediyoruz.
Aradan yarım saat kadar bir zaman geçtiğinde uyuklama modunda olduğumuzdan kimseden ses çıkmadığını farkettim. Üzerine uzandığımız yemyeşil otların serinliği rehavetimizi arttırıyor. Aracımızı, bulunduğumuz yerden yapraklar arasından çok net olarakta görebiliyordum. Çünkü gölgesine sığındığımız elma ağacı yoldan tahmini 15-20 metre kadar yüksekte kalıyor. Arabamızı ve suyun döküldüğü yol kenarını biraz kuşbakışı tabirle görüyoruz.
Arkadaşlar uyumuşlardı. Uykuyla aram çok iyi olmadığından arada geçen araçların sesini duyup bazen uzandığım yerden doğrularak geçen araçlara bakıyor sonra tekrar uzanıyorum.
Bir aracın durduğunu duyarak tekrar doğruldum. Yaşını kırk civarında tahmin ettiğim bir erkek ve otuz beşli yaşlarda ki bir kadın arabadan indiler. Çok güçlü bir şekilde yolun hemen sıfır noktasında ki kanala iki metre yükseklikte güçlü akan suda ellerini yüzlerini yıkamaya başladılar.
Kadın benim zorda olsa duyabildiğim bir sesle;
–Ahmet ben bu suyun altına gireceğim, dedi.
Adam;
–Ya olmaz delimisin sen? burası yol üzeri her an bir araç gelebilir.
Kadın;
–Ahmet ben bu suyun altına girecem, yanıyorum ya
Adam;
–Canım, ya gelen olursa deli misin sen?
Kadın;
–Sen arabanın kapısını aç, gelen olursa hemen arabaya binerim
Adam;
–Ya senin yedek çamaşırın bile yok 🙂
Kadın;
–Ahmet bana ne? ben bu buz gibi suya girmeden bir yere gitmem.. :)))
Derken kadın hızla akan sudan elleri ile kocasının üzerine cilveli bir şekilde su atmaya başladı. Kuğuların dansına benzer bir durum oluşmuştu. Birbirlerine su atıyorlar, atarkende cilveleşmeler başlamıştı.
Bizim arkadaşları uyandırsam işin büyüsü bozulabilirdi.
Kadın tekrar;
–Ahmet’im ben suyun altına giriyorum sen kapıyı açık tut
Adam;
–Hanım, sen beni rezil edecen deli misin sen?
Diyerek iki üç metre mesafede ki arabanın kapısını açmadan edemiyor. Kendisi de direksiyona geçip oturuyor.
Ve o an………
Kadın yüksekten şelale gibi gürlercesine akan buz gibi suyun altına üzerinde ki kıyafetle birlikte giriyor. Yüzünü yukarıya suyun geliş yönüne tutuyor.
O anda, kolumdaki saatin saniyesine gözüm takılıyor. Çünkü arkadaşlarla Demir kazığa da uğramış ayaklarımızı suyun çıkış kaynak yerinde suya sokarak denemiş, kırk saniye olmadan çıkarmıştım ve yarım saat kemiklerim sızlamıştı.
Kadın bir abide gibi o şekilde, suyun akışına direnmek istercesine tam üç dakika suyun altından çıkmıyor, sanki direniyordu. Kocası hem karşıdan gelen var mı? hemde dikiz aynasından arkadan gelen var mı diye yolu gözetliyordu.
Bulunduğumuz yer yüksek olduğundan Çamardı yönünü görebiliyorum. Gelen olsa onlardan önce ben görebilirim. Ama gelen giden olmuyor.
Kadın bir ara akan suyun altından çıkıp arabanın tam önüne geliyor. Üzerinde ki kıyafetler bedenine tam olarak yapıştığından tahrik edici ıslak bedeniyle kocasına göz banyosu yaptırıyor. Ellerini beline koyup dudaklarını büzüyor. Görüntüyü izlemesi için kendisini kocasına sunuyordu. Kısacık şovunu bitince, kendi etrafında iki tur attı.
(–Kadın güzel miydi? diye soranlar varsa; –Cevabı bende kalsın)… :)))))
Kocasının hınzırca gülümsediğini görebiliyordum. Dudaklarını ısırmaktan kendini alamıyor. Bir taraftanda eliyle araca binmesini işaret ediyor.
Kadın tekrar suyun altına yönelerek kendini o buz kesen suyun altına attı. İçerken bile dişlerinizin sızladığı buz gibi suda, kadının bedeniyle su hem savaşıyor hemde sevişiyor gibiydi.
Bir aracın gelme vaktinin geldiğini düşünerek Çamardı yönüne bakıyorum. Tepeden bir minibüsün aşağıya doğru indiğini görüyorum.
Az sonra arabada ki adamında görüş alanına girince minibüsü o da fark ediyor. Suyun altında ki kadınına haber vermek için kornaya basıyor. Birden irkiliyorum kulağım sağır oluyor sanki, adam resmen arabasına kamyonlarda ki havalı kornadan taktırmış.
Minnacık bir otomobilde havalı korna!!!!!!!!
Korna sesiyle bizimkiler uyudukları yerden zıplayarak uyanıyorlar, susun diyorum. Parmağımla işaret ederek sessiz olmalarını söylüyorum. Bu defa hepimiz yapraklarının arasından kadının suyun altından çıkarak ıslak bedeniyle otomobile binerken iki üç saniye süren görüntüyü izliyoruz.
Araca binen ıslak bedenden Ahmet’ine yine ıslak ve ateşli bir öpücük veriliyor.
Araç çalışıp yola çıkarken virajdan minibüs görünüyor. Hızla yola çıkıp gözden kaybolan otomobilin arkasından da minibüste kayboluyor.
Bizimkiler bana dönüp göz ve yüz ifadeleriyle, homurdanarak niye bizi uyandırmadın diye soruyorlar.
Diyorum ki;
–Islak bir bedeni izlemek istiyorsanız uyumayın. 🙂 ))))))
Göz görür göreceğini perde koyulmaz, kulak duyar duyacağını, engel olunmaz.
Yıllar geçse bile saklıdır, hatırlanır anılar…
9 Ağustos 2006

İlk Yorumu Siz Yapın