Kanlı Hacı Osman

Kanlı Hacı Osman

1915 yılı Kasım ayı başlarında, vakit gece yarısını geçerken atının dizginini bileğine dolayan 35 yaşlarındaki Osman dayının gözleri evinin bulunduğu koyaktan çıkarken çadırına doğru kaydı. Hanımı Hatice`nin çadırın önünde ki siluetinden kendisine doğru endişeli bir şekilde baktığını anlayabiliyordu.

Atının zincirden dizgini gecenin ayazında buz gibiydi. Karaman istikametine yol alırken karanlıkta yürümeye başladı. Yedibel yaylasının tozlu yollarından Elmalı yaylasına doğru giderken, aksamdan sabaha kadar esen rüzgarın kaldırdığı tozlar gözüne dolmaya başlamıştı. Acaba atının yükünde varolan çökeleğini kaçtan satabilecekti, tereyağını çok kolay satardı şüphesi bile yoktu. Ama çökeleği epey fazlaydı ve Karamanın pazarında iyi bir yer kapmalıyım diye düşünerek hızlandı.

Çadırevinde kalan Hatice`sini de düşünmeden edemiyordu. Yaylada bulunan bütün komşuları Silifke`nin hemen doğusunda bulanan köylerine göçetmişler, bulundukları yaylada kimseler kalmamıştı. Geceleri köpeklerinin hiç durmaksızın etrafı kolaçan etmelerinden rahatsızdı. Daha iki gün önce gece yarısı köpekler Yüğlük Dağı yönüne havlayarak saldırıya geçmişler bir kaç saat sonra geldiklerinde köpeklerden en büyüğünün her tarafını kanlar içinde gördüğünden beridir içi hiçte rahat değildi.
Çünkü eşkıyalar daha rahat gezip rasladıkları herkese zulüm ediyorlar kadınlara kızlara tecavüz ediyorlar, bazen de öldürüyorlardı. Evleri yağmalıyor, kıymetli neleri varsa da alıyorlardı. Güvendiği dört tane köpeği vardı ve herbiri atlıyı atından indirecek kadar yamandı.

Osman Dayı atının ürkerek bir şeylere tepki vermesi ile birden kendine gelmesine sebep oldu. Uzaktan belli belirsiz birinin kendisini izlediğini ama sonradan kaybolduğunu gördü.

Kimdi? o yörede yaylasından göçmemiş birimi? yoksa bir eşkıyamıydı? Belinde ki üçgen kabzalı sivri kamasını yokladı, yerindeydi. Atının üzerinde heybesin de bulunan Osmanlı Tuğrası işlenmiş tabancasını da beline sıkıştırdı. Biran durup etrafı dinledi, ama hiç ses duyamadı. huysuzlanan atı da sakinleşmişti, yoluna devam ettti.
Tozlu yolda ilerlerken bir insana ait olan izlerin üstüne bastığını bilmiyordu. Dikkatli baksa görebilirdi ayak izlerini ama haticesini düşünmekten göremiyordu.

Şafak iyice atıp etraf aydınlanınca biraz daha rahatlar gibi oldu. Artık çok uzaktan Karaman`nın güneydoğusunda ki evler belirmeye başlamıştı.

Şafak attığında her köpeğin uyuduğu uyku saati olan zaman gelince, çadırevinin bulunduğu koyak ta köpeklerin sesleri azalmıştı. Güneş doğmadan davarını ağılından salan Hatice`de, beline bağladığı peştamalın içerisine yeni yaptığı bazlamasının arasına biraz çökelek koydu. İki kızı evde ki işlere koyulmuşlardı. Kızın büyüğü 18 küçüğü ise 15 yaşındaydı. Büyük olan kız daha tecrübeliydi ve annesinin en büyük yardımcısıydı. Çatkıyı çatıp yannıkla yayık yaymaya başladılar.
Hatice`nin gözleri, tepede davarını sürerken kızlarının yayık yaymalarını izliyordu. Yüzünde endişeli bir hal vardı. Nasıl olsa gündüzdü ve aksamdan sonra da olsa kocasının gelecek olması düşüncesi azda olsa rahatlatıyordu.

Osman Dayı pazaryerine geldiğinde bir kaç kişinin dışında kimsenin olmadığını görünce gülümseyip pazarın en güzel yeri olan köşeye gözünü dikti. Hemen atını bir kenara bağlayıp yükünü indirdi. Tezgah yoktu ama taşlardan tezgaha benzer bir düzenek oluşturup satmak için getirdiği çökeleğini ve tereyağını satışa hazır hale getirip beklemeye başladı.

Osman Dayının Haticesi davarını otlatırken yüksek yerlere oturuyor, hem etrafı iyi gözlemliyor hem de kirmenini eğirmeye çalışıyordu. Bi ara davarlarından bir kaç tanesinin ayrılıp karşı tepeye doğru gittiğini görünce yamaca tırmanışa geçti. Yamaçta ki küçük tarlaların içinden geçerken, çok yeni bir ize rastladı. Bu bir insanın ayak iziydi, bir erkek izi olduğuna kanaat getirdi çünkü bir kadına ait olamazdı, iz çok büyüktü.

Hatice birden içininin ürperdiğini gözlerinin kısıldığı korktuğunu farketti. Sonra rahatlamaya çalıştı ayrılan davarlarını çevirip sürüsüne kattı. Kirmenini eğirmeyi bırakıp etrafı dikiz etmeye başladı. Ürpertisi bir türlü geçmemişti. Kime aitti bu iz? Civarda hiç bir komşuları kalmamıştı. Son 15 gün bulundukları yer tam bir yaban olmuştu.
Kızlarını düşündü. Köpeklerinden biri çadırevinde kaldığından korkusunu endişesini çabuk atlatıp, kirmenini tekrar eğirmeye başladı.

Aynı saatler de pazar kurulmuş kalabalık artmıştı. Satışlarda başlamış, Karaman mıntıkasındaki 5-6 saatlik mesafedeki yörükler ve köylerden gelenler, epey bir kalabalık oluşturmuşlardı. Osman Dayının satışları umduğundan daha iyi gidiyordu. Öğlen saati gelip güneş tam tepede olduğu sırada taşlardan yaptığı tezgahında hiç bir şey kalmamış hepsini satmış olmanın sevinciyle heybesini peştamallarını toplamış atının yanında denk yapmaya çalışıyordu.

Yeni seneye kadar gelmeyecekti, bu güz gününde Osman Dayının son pazarıydı. Atını tekrar hazırlayıp Karaman`nın içinde manifaturacılar olduğu çarşıya gelip atını bağladıktan sonra kızlarına, Hatice`sine hediyeler alıp heybesine koydu.
Karaman mıntıkasının en azılı ama kimsenin suç işlerken görmediği ve suçlayamadığı eşkıyası, zalimmi zalim olan ve nice canlar yakıp yürekleri korlaştıran bir eşkıyası vardı.

Bu herkesçe bilinen ama korkudan kimseler tarafından suçlanamayan, eşkıyaların eşkıyası Karayakup`la burun buruna geldi.

Az önce ki alışverişinde satıcıyla olan konuşmasını duyduğundan gideceği yayla tarafına kendisinin de gideceğini beraber gidelim yoldaş olurum teklifini duyunca, göz ucuyla Karayakup`u süzerek olur gidelim demiş oldu.

Osman dayı hafızasını yokladı bu adamı daha önce görmüş müydü? Düşündü hafızasını yokladı, hayır hiç görmemişti ama niye tedirgin olmuştu? Bilmiyordu?
Daha önceleri adını duyup kendisini ilk defa görmüş olan Karayakup`tan tedirgin olmuştu.

Giderken kendisini bulacağı hanı tarif ettikten sonra, Karayakup hana doğru yolaldı. Arkasından epey baktıktan sonra dükkan sahibi onların konuşmasını izlemişti. Osman Dayıyı dükkanın içerisine çağırdı ve Karayakup`un kim olduğunu, nemenem bir illet adam olduğunu anlattı. Osman Dayı artık emindi bu adamdan ve beraber gitmemeliydi, hislerinde yanılmamıştı. Bu adamı bir şekilde atlatıp yaylasına yalnız dönmeliydi.
Şeker sabun tuz gibi gereksinimlerini aldıktan sonra çarşıyı turladı.

Eksiklerini de tamamlayıp karınını doyurması için fırından aldığı ekmeğin arasına koyduğu helvasını yedikten sonra çeşmeden atını sulayıp yola çıktığında ikindi üzeri olmuştu.

Atının yükü artık daha hafif olduğundan heybesini atına attıktan sonra binerek yola koyuldu. Gecenin saat 10-11 civarında çadırına evine geleceğini düşünerek tozlu yolda ilerlemeye başladı. Karanlık çökerken Karaman artık görenmez olmuş, bozkır ölüm sessizliğine yine gömülmüştü. Yine gölgelerin, bilinmeyenlerin hakimiyet zamanı olmuş, artık karanlık çökmüştü.

Çadırevinin bulunduğu koyakta köpek sesleri yine ortalığı birbirine katmıştı. Evdekiler sofrayı kurup yemeğe oturduklarında Hatice`nin duymak istediği tek ses vardı.
Osman`nının yamaçta ki tepeden gelirken köpeklerin havlaması ve öksürüğünü duymak istiyordu.

Karanlıkta ilerleyen Osman Dayının kulağına bir kişneme sesi gelir gelmez atıda cevap vermek istercesine kişnedi. Atının fazla terlediğini, dinlenmesi gerektiğine karar verdikten sonra tozlu yoldan ayrılıp küçük bir koyağın kenarına geldiğinde büyük bir ardıç ağacının yanına yükünü indirip artık çürümeye başlamış olan ardıç ağacının kalın gövdesinin tam altına bir ateş yakarak ağacın tamamına bir ateş koyverdi. Osman Dayı hislerine güvenirdi.
Yoluna devam etmemeli dinlenmeliydi. Beklemeliydi!!!
Gecenin karanlığında bulunduğu koyak gündüz gibi olmuştu. Azığından biraz çıkarıp atıştırırken uzaklardan bir kişneme sesini duyduğunda atının karşılık vermesini istemezdi. Ama o bir attı söz dinlemezdi ki ve kişnedi.

Osman Dayının atı yanılmazdı ama Karayakup`un kişneme sesi çıkarmasını gerçek bir at sanmıştı. Silahını tekrar kontrol edip etrafı dinlemeye çalışırken koyağın kuzey tarafındaki kayalardan;

—Osman dayıııııııı, diye bir ses duydu.

Biliyor gibiydi bu sesi ve hatırladı. Bu ses gündüz karşılaştığı Karayakup`un sesiydi. Bu eşkıyanın kendisini nasıl bulduğunu dor atına kızgın kızgın bakarken anlamıştı. Tüyleri diken diken olmuştu. Sese karşılık verip;
—Burdayım buyur gel diyerek, ses verdi.
Karayakup ateşin başına geldiğinde ayağa kalkan Osman Dayı gözucuyla da Karayakup`un hareketlerini izlemeye aldı. Bilseydi bu eşkıyanın şimdiye kadar 28 kişiyi öldürdüğünü sayısı bile belli olmayan soygunlar yaptığını, gelin, kız, kadın, yaşlı demeden tecavüzlerde bulunduğunu, hemen oracıkta tam da alnından vururdu.

Çok ama çok rahatsız olmuştu, tüyleri diken diken olmuş vaziyette ve çok gergindi.

Karayakup;
–Osman dayı niye beklemedin beraber gidecektik hani? diye sordu.
–Senin bulunduğun hana geldim seni bulamayınca da yola çıktım, diye cevapladı.

Ateşin başına oturup Karayakup`un uzattığı sigarayı isteme istemeye alıp yaktı. Sigaralarını içerken havadan sudan konuştular.
Osman Dayı gözünün biriyle Karayakup`u kolaçan etmeye çalışıyordu.

Karayakup Osman Dayıya çadırevinin uzaklığını sorduğunda Osman dayının cevabı;

—7-8 saatlik mesafede bir iki saat uyuduktan sonra yola çıkalım, dedi.
Bilerek yalan söylemişti. Aslında iki saatlik bir yolu vardı.

Osman dayı konuşurken azığının içinde bulunduğu peştamalı yere sermeye başladı. Beraberce oturup yemekleri yediler. Tekrar oturup birer sigara yaktıklarında Karayakup`un Osman Dayıya yetişebilmesi için uzunca süre o tozlu yollarda bir at kadar hızlı koştuğundan yorulmuş uyuklar gibi olduğunu farkeden Osman Dayı bir iki saat uyumanın ikisine de iyi geleceğini söylerken hala tedirginliği devam ediyordu.

Teklif tam da Karayakup`a göreydi, yorgundu biran önce azda olsa uyuyup mesleğini icra etmeliydi. Ateşin yakınında yerlerini belirleyip taşlara yaslanarak uyumaya çalışacaklardı.
İkisi ateşin etrafına karşılıklı olarak taşlara yaslandılar ama Osman dayının hiç uykusu yoktu, uykusunun gelmeside zaten mümkün değildi. Yarım saat sonra Karayakup uykuya dalmıştı, hemde horlayarak uyuyordu.

Sessizce yerinden kalkan Osman Dayının aklına bir fikir gelmişti, uygulamaya karar verdi. Biraz uzağındaki Ardıç ağacının bir parçası olan kütüğü kucaklayıp yine sessizce yaslandığı yere dayadıktan sonra parke yerine kullanığı uzunca kaputunu kütüğün üzerine örttü. Karayakup`un tam olarak kendisi sanabilmesi için şapkasını da kütüğün başına yerleştirdi.
Yattıkları yeri tam gören bir kayanın arkasına geçerek beklemeye başladı. Silahını çıkarıp emniyeti açık bir şekilde kayanın arkasından gözetlemeye başladı. Atının arpasını yerken çıkardığı kütürtünün ve ateşin arada bir yanarken çıkardığı çatırdama sesinden başka hiç bir ses duyulmuyordu. Hatice`sini ve kızlarını düşündü.
Uyumuşlarmıydı? Merak etmeye başladığı sırada Karayakup`un kımıldadığını gördü tabancasını tam kalbine gelecek şekilde nişan alıp izlemeye başladı.
Hiç bir şey düşünmez olup sadece Karayakup`u izlemeye başladığında, yerinden kalkan Karayakup sesizce ayaklarının ucuna basarak belinden çıkardığı kamasını kınından yavaşça çıkarıp koluna sürtürek yağladı. Bulunduğu yerden kalkıp sinsice Osman Dayı sandığı kütüğün önüne kadar geldi. Osman Dayı tam karşısında ve atış yapabileceği bir yerdeydi. Boylu poslu olan bu eşkıyanın heybetli görünümü bile zaten korkutucu idi. Karayakup kamasını tutağında sımkısı kavrayıp havaya kaldırdıktan sonra, biraz da havaya zıplayarak, şapkanın hemen altında bulunan kalp hizasına bütün gücüyle öldürücü hamlesini yaparak sapladığında hatasını anlamıştı.
Olamazdı?
Nasıl olurdu?
Sapladığı Osman Dayı olmalıydı!!!!!!

Ve bu hayatının tek hatasıydı. Üstü örtülü olan kütüğü ve şapkayı Osman Dayı sanmıştı.

Ellerini havaya kaldırarak;
-Osman dayııııııı ben ettim sen etmeeeeee, diye bağırması karanlığı keskin bir bıçak gibi yırtmıştı.

Karayakup`un gözleri faltaşı gibi açılmış, bedeni hiç tatmadığı bir titreme nöbetine girmişti. Gırtlağının daha önce hiç böyle düğümlendiğini, hiç ama hiç hatırlamıyordu. Hayatını ateşin ışığında bir şerit gibi tekrar izler gibi oldu. Nice canları yakan bu elleri nasıl olurda böyle titrerdi? Ya birden bire kuruyan boğazına ne demeli, bu karayakup`a çok anlamsız geliyordu.

Ölümün kokusu artık ciğerlerini parçalıyordu.
Ellerini havaya kaldırarak yalvarırcasına diz çökerken ağlamaklı ve titrek bir ses tonuyla;

–Aman Osman Dayı kurban olayım, yalvarıyorum.
Karayakup`un yakarışlarına dizleri titreyerek eşlik ediyordu.
–Yaptım bir hata sen büyüksün kıyma bana,
Diyerek canhıraş bağırmasının hiç bir şekilde faydasını göremeyecekti.
Ölüm herkese bir kere gelir ve Azrail o canı alır giderdi. İşte tam bu an Karayakup için de o andı.!!!!!!

Osman Dayı tabancasının kabzesini öylesine kavramıştı ki, sanki bir bütündü eliyle, tetiğe bastığında gecenin sessizliğinde patlayan silah sesinden atının ürkmesiyle dizginini koparması biroldu.
Osman Dayının dor atı koşarak gözden kayboldu. Osman Dayı hiç kalkmadı yerinden, yere düşen Karayakup`a ateş etmeye devam ediyordu. Bütün mermileri sıkıp silahı boşaldığında el yordamıyla tekrar doldurup yerinden kalktı ve yaklaşmaya başladı. Yerde çırpınmakta olan eşkıyanın yanına kadar gelip kontrol etti. Artık Karayakup eşkıyası ölmüştü. Osman Dayı artık “ölmekten se öldürmek, yaşamak demekti” kavramını daha iyi biliyordu. Silahını beline koyduktan sonra, atının etrafta dolaştığını ve kendisini bırakıp gitmediğini farketti. Zor da olsa dor atını yakalayıp tekrar bağlayıp ateşin başına geldi.

Hiç düşünmeden yerden binbir güçlükle kaldırdığı eşkıyayı ateşin tam da ortasına attı.

İçinden;
–Bu dürzü ne kadar ağırmış, diye söylendi.

Kucaklayıp yerden kaldırırken Karayakup`un elbiselerinin kokusu Osman Dayının midesini bulandırmış;
–Deyyus oğlu deyyus leş bile senden güzel kokar, diyerek bir kere daha söylendi.

Nerdeyse bir metre kadar yüksekliği olan kor halindeki ateşi etraftan topladığı ardıç ağacının kollarını dallarını ne varsa ateşin üzerine yığmaya başladı. Çatırtıyla tutuşan yeni atılmış dallar ve odunlar tekrar ortalığı gündüze çevirdi.
Oturup uzunca bir süre düşündü yaptığını ve hakverdi kendisine.
Haklıydı.
Atının tekrar hazırlayıp yola koyuldu. Ülker yıldızının (yörükler takım yıldızının ismini böyle koymuşlar) parlaklığını izleyerek saat gecenin 2si olduğunun farkında bile değildi. Çadırevine doğru yaklaştığında köpekleri karşıladı.
Köpekleri kendisini tanıyınca havlama sesleri değişti. Zaten hiç uyumamış olan Hatice`nin yüzüne bir gülümseme ve rahatlık geldi. Çadırın önüne geldiğinde;
–Nerde kaldın bey merak ettik?, diye seslenen karısıyla karşılaştıklarında olanları anlatıp anlatmamakta tereddüt etti.
Anlatmamaya karar verdi.

Karısına bu olaydan bahsetmeyecekti. Yalan söyleyerek pazaryerinde aksama kaldığını anlattı.
Osman Dayı biraz dinlenip çayını içtikten sonra Hatice`sine;
–Kalkın toparlanın göçüyoruz, dedikten sonra hızla çadırı söküp toparlanmaya eşyalarını develerine yükleyecek şekilde denk yapmaya başladılar.

Sabahın ilk ışıklarında yola çıktıklarından bu yana hiç konuşmadılar. Kızlarının uzaktan davar sürüsünü idrare ederken onları izleyerek düşündü, başlarına birşey gelmesinden her baba gibi Osman Dayıda endişe duyuyordu. Bir kervan misalı köylerine dönüyorlardı. Kış yaklaştığından havada hissedilir derece ayaz ve sürgün vardı. Bulutların öbek öbek kuzeyden güneye göçetmesine bu yörenin yörükleri sürgün adını vermişlerdi. Üç gün süren meşakkatli yolculuktan sonra köylerinin civarındaki kendi yerlerine gelip yerleştiler.

Kış geçipte ilkbaharın gelmeye başlamasıyla tekrardan yaylaya göçme hazırlığına başladılar. Osman Dayının arada bir eşkıyayı öldürmekle doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım? muhakemesi kafasını meşgul ediyordu. Ama her seferinde kendine hak veriyordu. Öldürmeliydi.!!!
Yayla yoluna çıktıklarında nisan ayının başları idi yamaçların derinliklerinde hala kar vardı. Üç günlük göç yolunun sonunda yine yaylalarındaki yurtlarına gelmişlerdi.

Çadırlarını kurup yerleştiler. Ağıllarını temir ettiler, her taraf yemyeşildi. Evlerinin hemen aşağısında bulunan küçük derenin etrafında ki çayırlar, bozkırın esitisinden oluşan rüzgarla yemyeşil bir deniz görünümü almıştı.

Rüzgarın dalgalı esişinden çayırlığın en kuzeyinden güneye doğru peşpeşe devamlı olarak bir dalga oluşuyor, çayırlığın dalgalanmasını seyretmek insana dinginlik verirken Osman Dayı atını hazırlamış Hatice`sine etrafı gezip geleceğini söyleyerek, çadırevinin yanından tepelere çıkmıştı. Bozkırdaki bitkiler yemyeşildi ve insana huzur veriyordu. Atını bozkırın güzellikler içerisinde tepelerden koyaklardan sürüyordu.
İçindeki merakı gidermek için bir sene önceki yaşadığı olayın olduğu yöne atını çevirip yolu ele aldı. Bir saatlik yoldu ama merak ediyordu gidip bakacaktı.
Tepeye gelipte Karayakup`u vurup ateşe attığı yere doğru bakmaya başladı. Ürpermişti, sanki orda bir yerden çıkacak, görecek gibi oluyordu.
Yanan ateşin yerinde yer yer yeşillikler oluşmuştu. Ateşin yandığı yerin etrafından öbek öbek yoncalar çıkmıştı. Koyağın yamacından aşağıya inerken birdenbire durdu.

Bir parıltı gördü, tamda ateşin yandığı yerin ortasında öylesine bir parıltıydıki bu gözünü alıyordu. İyice baktı doğru görüyordu göz yanılması değildi. Parıltının şekli eğri bir kılıca benziyordu. Atının üzerinden tamda ateş yaktığı yerin kenarına gelince atından inerek parıltının tam da üstünden bakmaya başladı.
Gözlerine inanamıyordu gördüğü altındı.
Eline aldığında bir metreden fazla uzunluğu olan şerit halindeki altını bükerek bir kaç kat halinde toparlayıp atının mini heybesine yerleştirdi. Etrafı inceledi, hiçbir kalıntı yoktu her şey yanıp bitmiş yokolmuştu ama Karayakup`un üzerinde yıllardır yolunu kestiği, öldürdüğü insanlarda elde ettiği altınlar o kadar çoktu ki eriyip akmıştı. Şimdi de bu altınlar heybesinde ki yerini almıştı.

Evine dönüp hanımına göstermeden sakladı.
Aradan geçen bir kaç günün ardından Karaman`a alışverişe gitmesi gerektiğini söyleyerek bir gece sabaha karşı yola koyuldu. Endişeli değildi, çünkü herkes yaylasına çıkmıştı. Komşuları vardı yaylanın sahipleri gelmişlerdi. Endişe etmesine hiç bir sebep yoktu. Yol boyunca yaylasına çıkan yörüklere rastlıyordu.
Karaman`a varınca atını bağlayıp çarşıyı dolaşmaya başladı. Bir sarrafı gözüne kestirmişti, içeri girip selamlaşım oturdu. Bir kaç müşteri de gidince sarrafa durumu anlatıp altını olduğunu söyledi. Katlanmış olan yassı altını teraziye koyduklarında terazi 5.5 kiloyu gösteriyordu.
Sarrafla anlaştılar. Parasını heybesinin içine paketlenmiş şeker ve tuzun içine yerlertirdikten sonra ayrıldı. Ve yine tozlu ama yaz yeni geldiğinden yeşile bürünmüş yoldan çadırevine geldi.

Günler gelip geçti ve yine güz geldi.
Hazan mevsimi gelince bozkırlar sararıp solardı tozlu yollar ortaya çıkardı. Bu yıl köylerine erken göçtüler.
Kendi yurtlarına yerleştikten sonra bir gün Silifke Müftüsünü ziyaret etti ve durumu tam olarak anlattı.

Bu parayı kullanabilirmiydi? helalmıydı bu para? o tarihler için çok büyük bir paraydı. Müftü kullanabileciği yönende fetva gibi olan bir açıklama yapınca, oradan ayrıldı. Vicdanı artık rahatsız etmiyordu. Yaptığının günahı varsa artık Müftü`nün boynunun borcuydu.

Kendine artık bir ev yapmanın zamanı geldiğine karar verdi. Çok güzel bir ev yaptırdı.
Artık yaylaya herkesle beraber göçüyor herkesle aynı anda dönüyordu. Sıkıntılı değildi çok rahatlamıştı, kızlarını evlendirdi, kardeşlerine yardımcı oldu. Fakir fukaraya sadaka dağıttı.
Artık Osman Dayının adı Hayırsever Osman Dayıya bile çıktı.
Komşularına katkıda bulundu. Ama kimselere bu olayı anlatmadı. Zaten anlatmakta istemiyordu.
Birgün tekrar Silifke Müftüsünü ziyaret edip yine bu parayla Mekke`ye gidip Hacı olmak istediğini sordu ve cevap olumluydu.
Bir süre sonra artık Hacı`da olmuştu. Yıllar geçipde torunları dede demeye başladığı sırada ölüm döşeğinde iken yaşadıklarını anlattı.
Ve vakti gelince herkes gibi sırası geldiğinde bu dünyadan göç etti.

Ölümünden sonra Kanlı Hacı Osman olarak tarihteki yerini aldı.

Mehmet Kaya

“Kanlı Hacı Osman” üzerine bir düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir