Merhaba dünya!

15 Kasım 2016

WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra blog dünyasına adım atın!

Kanlı Hacı Osman…

29 Haziran 2010

KANLI HACI OSMAN

1915 yılı Kasım ayı başlarında, vakit gece yarısını geçerken  atının dizginini bileğine dolayan 35 yaşlarındaki Osman dayının gözleri evinin  bulunduğu koyaktan çıkarken  çadırına doğru baktı. Hanımı Hatice’nin çadırın önünde ki siluetinden kendisine doğru endişeli bir şekilde baktığını anlayabiliyordu.

Atının zincirden dizgini gecenin ayazında buz gibiydi. Karaman istikametine yol alırken karanlıkta yürümeye başladı. Yedibel yaylasının tozlu yollarından Elmalı yaylasına doğru giderken, aksamdan sabaha kadar  esen  rüzgarın kaldırdığı tozlar gözüne dolmaya başlamıştı. Acaba atının yükünde varolan çökeleğini kaçtan satabilecekti, tereyağını çok kolay satardı şüphesi bile yoktu. Ama çökeleği epey fazlaydı ve Karamanın pazarında iyi bir yer kapmalıyım diye düşünerek hızlandı.

Çadırevinde kalan Hatice’sini de düşünmeden edemiyordu. Yaylada bulunan bütün komşuları Silifke’nin hemen doğusunda bulanan köylerine göçetmişler, bulundukları yaylada kimseler kalmamıştı. Geceleri köpeklerinin hiç durmaksızın etrafı kolaçan etmelerinden rahatsızdı. Daha iki gün önce gece yarısı köpekler Yüğlük Dağı yönüne havlayarak saldırıya geçmişler bir kaç saat sonra geldiklerinde köpeklerden en büyüğünün her tarafını kanlar içinde gördüğünden beridir içi hiçte rahat değildi.

Çünkü eşkıyalar daha rahat gezip rasladıkları herkese zulüm ediyorlar kadınlara kızlara tecavüz ediyorlar, bazen de öldürüyorlardı. Evleri yağmalıyor,  kıymetli neleri varsa da alıyorlardı. Güvendiği dört tane köpeği vardı ve herbiri atlıyı atından indirecek kadar yamandı.

Osman Dayı atının ürkerek  bir şeylere tepki vermesi ile birden kendine gelmesine sebep oldu.  Uzaktan belli belirsiz birinin kendisini izlediğini ama sonradan kaybolduğunu gördü.

Kimdi? o yörede yaylasından göçmemiş birimi? yoksa bir eşkıyamıydı? Belinde ki üçgen kabzalı sivri kamasını yokladı, yerindeydi. Atının üzerinde heybesin de bulunan Osmanlı Tuğrası işlenmiş  tabancasını da beline  sıkıştırdı. Biran durup etrafı dinledi, ama hiç ses duyamadı. huysuzlanan atı da sakinleşmişti, yoluna devam ettti.

Tozlu yolda ilerlerken bir insana ait olan izlerin üstüne bastığını bilmiyordu. Dikkatli baksa görebilirdi ayak izlerini ama haticesini düşünmekten göremiyordu.

Şafak iyice atıp etraf aydınlanınca biraz daha rahatlar gibi oldu. Artık çok uzaktan Karaman’nın güneydoğusunda ki evler belirmeye başlamıştı.

Şafak attığında her köpeğin uyuduğu  uyku saati olan zaman gelince,  çadırevinin bulunduğu koyak ta köpeklerin sesleri azalmıştı. Güneş doğmadan davarını ağılından salan Hatice’de, beline bağladığı peştamalın içerisine yeni yaptığı bazlamasının arasına biraz çökelek koydu.  İki kızı evde ki işlere koyulmuşlardı. Kızın büyüğü 18  küçüğü ise 15 yaşındaydı. Büyük olan kız daha tecrübeliydi ve annesinin en büyük yardımcısıydı. Çatkıyı çatıp yannıkla yayık yaymaya başladılar.

Hatice’nin gözleri,  tepede davarını sürerken  kızlarının yayık yaymalarını izliyordu. Yüzünde endişeli bir hal vardı. Nasıl olsa gündüzdü ve aksamdan sonra da olsa  kocasının gelecek olması  düşüncesi azda olsa rahatlatıyordu.

Osman Dayı pazaryerine geldiğinde bir kaç kişinin dışında kimsenin olmadığını görünce gülümseyip pazarın en güzel yeri olan köşeye gözünü dikti. Hemen atını bir kenara bağlayıp yükünü indirdi. Tezgah yoktu ama taşlardan tezgaha benzer bir düzenek oluşturup satmak için getirdiği çökeleğini ve tereyağını satışa hazır hale getirip beklemeye başladı.

Osman Dayının Haticesi davarını otlatırken yüksek yerlere oturuyor,  hem etrafı iyi gözlemliyor hem de kirmenini eğirmeye çalışıyordu. Bi ara davarlarından bir kaç tanesinin ayrılıp karşı tepeye doğru gittiğini görünce yamaca tırmanışa geçti. Yamaçta ki küçük tarlaların içinden geçerken, çok yeni bir ize rastladı. Bu bir insanın ayak iziydi,  bir erkek izi olduğuna kanaat getirdi çünkü bir kadına ait olamazdı, iz çok büyüktü.

Hatice birden içininin ürperdiğini gözlerinin kısıldığı korktuğunu farketti. Sonra rahatlamaya çalıştı ayrılan davarlarını çevirip sürüsüne kattı. Kirmenini eğirmeyi bırakıp etrafı dikiz etmeye  başladı. Ürpertisi bir türlü geçmemişti. Kime aitti bu iz? Civarda hiç bir komşuları kalmamıştı. Son 15 gün bulundukları yer tam bir yaban olmuştu.

Kızlarını düşündü. Köpeklerinden biri çadırevinde kaldığından korkusunu endişesini çabuk atlatıp, kirmenini tekrar eğirmeye başladı.

Aynı saatler de pazar kurulmuş kalabalık artmıştı. Satışlarda başlamış, Karaman mıntıkasındaki 5-6 saatlik mesafedeki yörükler ve  köylerden gelenler, epey bir kalabalık oluşturmuşlardı. Osman Dayının satışları umduğundan daha iyi gidiyordu. Öğlen saati gelip güneş tam tepede olduğu sırada taşlardan yaptığı tezgahında hiç bir şey kalmamış hepsini satmış  olmanın sevinciyle heybesini peştamallarını toplamış atının yanında denk yapmaya çalışıyordu.

Yeni seneye kadar gelmeyecekti,  bu güz  gününde Osman Dayının son pazarıydı. Atını tekrar hazırlayıp Karaman’nın içinde manifaturacılar olduğu çarşıya gelip atını bağladıktan sonra kızlarına, Hatice’sine  hediyeler alıp heybesine koydu.Karaman mıntıkasının en azılı ama kimsenin suç işlerken  görmediği ve suçlayamadığı eşkıyası, zalimmi zalim olan ve nice canlar yakıp yürekleri        korlaştıran bir eşkıyası vardı.

Bu herkesçe bilinen ama korkudan kimseler tarafından suçlanamayan, eşkıyaların eşkıyası   Karayakup’la burun buruna geldi.

Az önce ki alışverişinde satıcıyla olan konuşmasını duyduğundan gideceği yayla tarafına kendisinin de gideceğini beraber gidelim yoldaş olurum teklifini duyunca, göz ucuyla Karayakup’u süzerek olur gidelim demiş oldu.

Osman dayı hafızasını yokladı bu adamı daha önce görmüş müydü?  Düşündü hafızasını yokladı, hayır hiç görmemişti ama niye tedirgin olmuştu? Bilmiyordu?

Daha önceleri adını duyup kendisini ilk defa görmüş olan Karayakup’tan tedirgin olmuştu.

Giderken kendisini bulacağı hanı tarif ettikten sonra, Karayakup hana doğru yolaldı. Arkasından epey baktıktan sonra dükkan sahibi onların konuşmasını izlemişti. Osman Dayıyı dükkanın içerisine çağırdı ve Karayakup’un  kim olduğunu, nemenem bir illet adam olduğunu anlattı. Osman Dayı artık emindi bu adamdan ve beraber gitmemeliydi, hislerinde yanılmamıştı. Bu adamı bir şekilde atlatıp yaylasına yalnız dönmeliydi.

Şeker sabun tuz gibi gereksinimlerini aldıktan sonra çarşıyı turladı.

Eksiklerini de tamamlayıp karınını doyurması için fırından aldığı ekmeğin arasına koyduğu helvasını yedikten sonra çeşmeden atını sulayıp yola çıktığında ikindi üzeri olmuştu.

Atının yükü artık daha hafif olduğundan heybesini atına attıktan sonra  binerek yola koyuldu. Gecenin saat 10-11 civarında çadırına evine geleceğini düşünerek  tozlu yolda ilerlemeye başladı. Karanlık çökerken Karaman artık görenmez olmuş, bozkır  ölüm sessizliğine yine gömülmüştü. Yine gölgelerin, bilinmeyenlerin hakimiyet zamanı olmuş, artık karanlık çökmüştü.

Çadırevinin bulunduğu koyakta köpek sesleri yine ortalığı birbirine katmıştı. Evdekiler sofrayı kurup yemeğe oturduklarında Hatice’nin duymak istediği tek ses vardı.

Osman’nının yamaçta ki tepeden gelirken köpeklerin havlaması ve öksürüğünü duymak istiyordu.

Karanlıkta ilerleyen Osman Dayının  kulağına bir kişneme sesi gelir gelmez atıda cevap vermek istercesine kişnedi.  Atının fazla terlediğini, dinlenmesi gerektiğine karar verdikten sonra tozlu yoldan ayrılıp küçük bir koyağın kenarına geldiğinde büyük bir ardıç ağacının yanına yükünü indirip artık çürümeye başlamış olan ardıç ağacının kalın gövdesinin tam altına bir ateş yakarak ağacın tamamına bir ateş koyverdi. Osman Dayı hislerine güvenirdi.

Yoluna devam etmemeli dinlenmeliydi. Beklemeliydi!!!

Gecenin karanlığında bulunduğu koyak gündüz gibi olmuştu. Azığından biraz çıkarıp atıştırırken uzaklardan bir  kişneme sesini duyduğunda atının karşılık vermesini istemezdi. Ama o bir attı söz dinlemezdi ki ve kişnedi.

Osman Dayının atı yanılmazdı ama Karayakup’un kişneme sesi çıkarmasını gerçek bir at sanmıştı. Silahını tekrar kontrol edip etrafı dinlemeye çalışırken koyağın kuzey tarafındaki kayalardan;

—Osman dayıııııııı, diye bir ses duydu.

Biliyor gibiydi bu sesi ve hatırladı. Bu ses gündüz karşılaştığı Karayakup’un sesiydi.  Bu eşkıyanın kendisini nasıl bulduğunu dor atına kızgın kızgın bakarken anlamıştı. Tüyleri diken diken olmuştu. Sese karşılık verip;

—Burdayım buyur gel diyerek,  ses verdi.

Karayakup ateşin başına geldiğinde ayağa kalkan Osman Dayı gözucuyla da Karayakup’un hareketlerini izlemeye aldı. Bilseydi bu eşkıyanın şimdiye kadar 28 kişiyi öldürdüğünü sayısı bile belli olmayan soygunlar yaptığını, gelin, kız, kadın, yaşlı demeden tecavüzlerde bulunduğunu, hemen oracıkta tam da alnından vururdu.

Çok ama çok rahatsız olmuştu,  tüyleri diken diken olmuş vaziyette ve çok gergindi.

Karayakup;

–Osman dayı niye beklemedin beraber gidecektik hani? diye sordu.

–Senin bulunduğun hana geldim seni bulamayınca da yola çıktım, diye cevapladı.

Ateşin başına oturup Karayakup’un uzattığı sigarayı isteme istemeye alıp yaktı. Sigaralarını içerken havadan sudan konuştular.

Osman Dayı gözünün biriyle Karayakup’u kolaçan etmeye çalışıyordu.

Karayakup Osman Dayıya çadırevinin uzaklığını sorduğunda Osman dayının cevabı;

-  7-8 saatlik mesafede bir iki saat uyuduktan sonra yola çıkalım, dedi.

Bilerek yalan söylemişti. Aslında iki saatlik bir yolu vardı.

Osman dayı konuşurken azığının içinde bulunduğu peştamalı yere sermeye başladı. Beraberce oturup yemekleri yediler. Tekrar oturup birer sigara yaktıklarında Karayakup’un Osman Dayıya  yetişebilmesi için uzunca süre o tozlu yollarda bir at kadar hızlı koştuğundan yorulmuş uyuklar gibi olduğunu farkeden Osman Dayı bir iki saat uyumanın ikisine de iyi geleceğini söylerken hala tedirginliği devam ediyordu.

Teklif tam da Karayakup’a göreydi, yorgundu biran önce azda olsa uyuyup mesleğini icra etmeliydi. Ateşin yakınında yerlerini belirleyip taşlara yaslanarak uyumaya çalışacaklardı.

İkisi ateşin etrafına karşılıklı olarak taşlara yaslandılar ama Osman dayının  hiç uykusu yoktu, uykusunun gelmeside zaten mümkün değildi. Yarım saat sonra Karayakup uykuya dalmıştı, hemde horlayarak uyuyordu.

Sessizce yerinden kalkan Osman Dayının aklına bir fikir gelmişti, uygulamaya karar verdi. Biraz uzağındaki Ardıç ağacının bir parçası olan kütüğü kucaklayıp yine sessizce yaslandığı yere dayadıktan sonra parke yerine kullanığı uzunca kaputunu kütüğün üzerine örttü. Karayakup’un  tam olarak kendisi sanabilmesi için şapkasını da kütüğün başına yerleştirdi.

Yattıkları yeri tam gören bir kayanın arkasına geçerek beklemeye başladı.  Silahını çıkarıp emniyeti açık bir şekilde kayanın arkasından gözetlemeye başladı. Atının arpasını yerken çıkardığı kütürtünün ve ateşin arada bir yanarken çıkardığı  çatırdama sesinden başka hiç bir ses duyulmuyordu. Hatice’sini ve kızlarını düşündü.

Uyumuşlarmıydı? Merak etmeye başladığı sırada Karayakup’un kımıldadığını gördü tabancasını tam kalbine gelecek şekilde nişan alıp izlemeye başladı.

Hiç bir şey düşünmez olup sadece Karayakup’u izlemeye başladığında, yerinden kalkan Karayakup sesizce ayaklarının ucuna basarak belinden çıkardığı kamasını kınından yavaşça çıkarıp koluna sürtürek yağladı. Bulunduğu yerden kalkıp sinsice Osman Dayı sandığı kütüğün önüne kadar geldi. Osman Dayı tam karşısında ve atış yapabileceği bir yerdeydi.  Boylu poslu olan bu eşkıyanın heybetli görünümü bile zaten korkutucu idi. Karayakup kamasını tutağında sımkısı kavrayıp havaya kaldırdıktan sonra, biraz da havaya zıplayarak, şapkanın hemen altında bulunan kalp hizasına bütün gücüyle öldürücü hamlesini yaparak sapladığında hatasını anlamıştı.

Olamazdı?

Nasıl olurdu?

Kamayı sapladığı Osman Dayı olmalıydı!!!!!!

Ve bu hayatının tek hatasıydı. Üstü örtülü olan kütüğü ve şapkayı Osman Dayı    sanmıştı.

Ellerini havaya kaldırarak;

-Osman dayııııııı ben ettim sen etmeeeeee, diye bağırması karanlığı keskin bir bıçak gibi yırtmıştı.

Karayakup’un gözleri faltaşı gibi açılmış, bedeni hiç tatmadığı bir titreme nöbetine girmişti. Gırtlağının daha önce hiç böyle düğümlendiğini, hiç ama hiç hatırlamıyordu. Hayatını ateşin ışığında bir şerit gibi tekrar izler gibi oldu. Nice canları yakan bu elleri nasıl olurda böyle titrerdi?  Ya birden bire kuruyan boğazına ne demeli, bu Karayakup’a çok  anlamsız geliyordu.

Ölümün kokusu artık ciğerlerini parçalıyordu.

Ellerini havaya kaldırarak yalvarırcasına diz çökerken ağlamaklı ve titrek bir  ses tonuyla;

–Aman Osman Dayı kurban olayım,  yalvarıyorum.

Karayakup’un yakarışlarına dizleri titreyerek eşlik ediyordu.

–Yaptım bir hata sen büyüksün kıyma bana,

Diyerek canhıraş bağırmasının  hiç bir şekilde faydasını göremeyecekti.

Ölüm herkese bir kere gelir ve Azrail o canı alır giderdi. İşte tam bu an Karayakup için de o andı.!!!!!!

Osman Dayı tabancasının kabzesini öylesine kavramıştı ki,  sanki bir bütündü eliyle, tetiğe bastığında gecenin sessizliğinde patlayan silah sesinden atının ürkmesiyle dizginini koparması biroldu.

Osman Dayının dor atı koşarak gözden kayboldu. Osman Dayı hiç kalkmadı yerinden, yere düşen Karayakup’a ateş etmeye devam ediyordu. Bütün mermileri sıkıp silahı boşaldığında el yordamıyla tekrar doldurup yerinden kalktı ve yaklaşmaya başladı. Yerde çırpınmakta olan eşkıyanın yanına kadar gelip kontrol etti.   Artık Karayakup eşkıyası ölmüştü.  Osman Dayı artık “ölmekten se öldürmek, yaşamak demekti” kavramını daha iyi biliyordu. Silahını beline koyduktan sonra, atının etrafta dolaştığını ve kendisini bırakıp gitmediğini farketti.  Zor da olsa dor atını yakalayıp tekrar bağlayıp ateşin başına geldi.

Hiç düşünmeden yerden binbir güçlükle kaldırdığı  eşkıyayı ateşin tam da ortasına attı.

İçinden;

–Bu dürzü ne kadar ağırmış, diye söylendi.

Kucaklayıp yerden kaldırırken Karayakup’un elbiselerinin  kokusu Osman Dayının midesini bulandırmış;

–Deyyus oğlu deyyus leş bile senden güzel kokar, diyerek bir kere daha söylendi.

Nerdeyse bir metre kadar yüksekliği olan kor halindeki ateşi etraftan topladığı ardıç ağacının kollarını dallarını ne varsa ateşin üzerine yığmaya başladı. Çatırtıyla tutuşan yeni atılmış dallar ve odunlar tekrar ortalığı gündüze çevirdi.

Oturup uzunca bir süre düşündü yaptığını ve hak verdi kendisine.

Haklıydı.

Atının tekrar hazırlayıp yola koyuldu. Ülker yıldızının (yörükler takım yıldızının ismini böyle koymuşlar) parlaklığını izleyerek saat gecenin 2si olduğunun farkında bile değildi.  Çadırevine doğru yaklaştığında köpekleri karşıladı.

Köpekleri kendisini tanıyınca havlama sesleri değişti. Zaten hiç uyumamış olan Hatice’nin yüzüne bir gülümseme ve rahatlık geldi. Çadırın önüne geldiğinde;

–Nerde kaldın bey merak ettik?, diye seslenen karısıyla karşılaştıklarında olanları anlatıp anlatmamakta tereddüt etti.

Anlatmamaya karar verdi.

Karısına bu olaydan bahsetmeyecekti. Yalan söyleyerek pazaryerinde aksama kaldığını anlattı.

Osman Dayı biraz dinlenip çayını içtikten sonra Hatice’sine;

–Kalkın toparlanın göçüyoruz, dedikten sonra hızla çadırı söküp toparlanmaya eşyalarını develerine yükleyecek şekilde denk yapmaya başladılar.

Sabahın ilk ışıklarında yola çıktıklarından bu yana hiç konuşmadılar. Kızlarının uzaktan davar sürüsünü idrare ederken  onları izleyerek düşündü,  başlarına birşey gelmesinden her baba gibi Osman Dayıda endişe duyuyordu. Bir kervan misalı köylerine dönüyorlardı. Kış yaklaştığından  havada hissedilir derece ayaz ve sürgün vardı. Bulutların öbek öbek kuzeyden güneye göçetmesine bu yörenin yörükleri sürgün adını vermişlerdi. Üç gün süren meşakkatli yolculuktan sonra köylerinin civarındaki kendi yerlerine gelip yerleştiler.

Kış geçipte ilkbaharın gelmeye başlamasıyla tekrardan yaylaya göçme hazırlığına başladılar. Osman Dayının arada bir eşkıyayı öldürmekle doğru mu  yaptım, yanlış mı yaptım? muhakemesi kafasını meşgul ediyordu. Ama her seferinde kendine hak veriyordu. Öldürmeliydi.!!!

Yayla yoluna çıktıklarında nisan ayının başları idi yamaçların derinliklerinde hala kar vardı. Üç günlük göç yolunun sonunda yine yaylalarındaki yurtlarına gelmişlerdi.

Çadırlarını kurup yerleştiler. Ağıllarını temir ettiler, her taraf yemyeşildi. Evlerinin hemen aşağısında bulunan küçük derenin etrafında ki çayırlar, bozkırın esitisinden  oluşan rüzgarla yemyeşil bir deniz görünümü almıştı.

Rüzgarın dalgalı esişinden çayırlığın en kuzeyinden güneye doğru peşpeşe devamlı olarak bir dalga oluşuyor, çayırlığın dalgalanmasını seyretmek insana dinginlik verirken Osman Dayı atını hazırlamış Hatice’sine etrafı gezip geleceğini söyleyerek, çadırevinin yanından tepelere çıkmıştı. Bozkırdaki  bitkiler yemyeşildi ve insana huzur veriyordu. Atını bozkırın güzellikler içerisinde tepelerden koyaklardan sürüyordu.

İçindeki merakı gidermek için bir sene önceki yaşadığı olayın olduğu yöne atını çevirip yolu ele aldı. Bir saatlik yoldu ama merak ediyordu gidip bakacaktı.

Tepeye gelipte Karayakup’u vurup ateşe attığı yere doğru bakmaya başladı. Ürpermişti, sanki orda bir yerden çıkacak, görecek gibi oluyordu.

Yanan ateşin yerinde yer yer yeşillikler oluşmuştu. Ateşin yandığı yerin etrafından öbek öbek yoncalar çıkmıştı. Koyağın yamacından aşağıya inerken birdenbire  durdu.

Bir parıltı gördü, tamda ateşin yandığı yerin ortasında öylesine bir parıltıydıki bu gözünü alıyordu. İyice baktı doğru görüyordu göz yanılması değildi. Parıltının şekli eğri bir kılıca benziyordu. Atının üzerinden tamda ateş yaktığı yerin kenarına gelince atından inerek parıltının tam da üstünden bakmaya başladı.

Gözlerine inanamıyordu gördüğü altındı.

Eline aldığında bir metreden fazla uzunluğu olan şerit halindeki altını bükerek bir kaç kat halinde toparlayıp atının mini heybesine yerleştirdi. Etrafı inceledi, hiçbir kalıntı yoktu her şey yanıp bitmiş yokolmuştu ama Karayakup’un üzerinde yıllardır yolunu kestiği, öldürdüğü insanlarda elde ettiği altınlar o kadar çoktu ki eriyip akmıştı. Şimdi de bu altınlar heybesinde ki yerini almıştı.

Evine dönüp hanımına göstermeden sakladı.

Aradan geçen bir kaç günün ardından Karaman’a alışverişe gitmesi gerektiğini söyleyerek bir gece sabaha karşı yola koyuldu. Endişeli değildi, çünkü herkes yaylasına çıkmıştı. Komşuları vardı yaylanın sahipleri gelmişlerdi. Endişe etmesine hiç bir sebep yoktu. Yol boyunca yaylasına çıkan yörüklere rastlıyordu.

Karaman’a varınca atını bağlayıp çarşıyı dolaşmaya başladı. Bir sarrafı gözüne kestirmişti, içeri girip selamlaşım oturdu. Bir kaç müşteri de gidince sarrafa durumu anlatıp altını olduğunu söyledi. Katlanmış olan yassı altını teraziye koyduklarında terazi 5.5 kiloyu gösteriyordu.

Sarrafla anlaştılar. Parasını heybesinin içine paketlenmiş şeker ve tuzun içine yerlertirdikten sonra ayrıldı.  Ve yine tozlu ama yaz yeni geldiğinden yeşile bürünmüş yoldan çadırevine geldi.

Günler gelip geçti ve yine güz geldi.

Hazan mevsimi gelince bozkırlar sararıp solardı tozlu yollar ortaya çıkardı. Bu yıl köylerine erken göçtüler.

Kendi yurtlarına yerleştikten sonra bir gün Silifke  Müftüsünü ziyaret etti ve durumu tam olarak anlattı.

Bu parayı kullanabilirmiydi? helalmıydı bu para? o tarihler için çok büyük bir paraydı. Müftü kullanabileciği yönende fetva gibi olan bir açıklama yapınca, oradan ayrıldı. Vicdanı artık rahatsız etmiyordu. Yaptığının günahı varsa artık Müftü’nün boynunun borcuydu.

Kendine  artık bir ev yapmanın zamanı geldiğine karar verdi. Çok güzel bir ev yaptırdı.

Artık yaylaya herkesle beraber göçüyor herkesle aynı anda dönüyordu. Sıkıntılı değildi çok rahatlamıştı, kızlarını evlendirdi, kardeşlerine yardımcı oldu. Fakir fukaraya sadaka dağıttı.

Artık Osman Dayının adı Hayırsever Osman Dayıya bile çıktı.

Komşularına katkıda bulundu. Ama kimselere bu olayı anlatmadı. Zaten anlatmakta istemiyordu.

Birgün tekrar Silifke  Müftüsünü ziyaret edip yine bu parayla Mekke’ye gidip Hacı olmak  istediğini sordu ve cevap olumluydu.

Bir süre sonra artık Hacı’da olmuştu. Yıllar geçipde torunları dede demeye başladığı sırada ölüm döşeğinde iken yaşadıklarını anlattı.

Ve vakti gelince  herkes gibi sırası geldiğinde bu dünyadan göç etti.

Ölümünden sonra Kanlı Hacı Osman olarak tarihteki yerini aldı.

Mehmet Kaya

Babam ve Oğlumu İzlerken…

12 Haziran 2010

Cama yansıyan renk harelerinden balkona yerleştirilen televizyonda ki görüntüye gözüm takıldı. Balkona çıktım karşı komşum göz pınarlarını zaman zaman ıslatan, yürekli sızlatıp düşündüren, Babam ve Oğlum filmini ailece izliyorlardı.

Karşı balkondu ama yine bir kez daha izlemek istedim. Balkonda balkona film izlemek ne kadar doğruydu bilinmez ama günün yorgunluğundan olsa gerek oturduğum yerden izlemeye başladım.

Çekirdek aile yapısının içerisinde yaşayan 15 yaşındaki evin kızı 12 yaşındaki oğlu anne baba hepsi beraber izliyorlardı. Arada çay bardaklarının kaşıkla olan tınısı televizyonun sesine karışsada net duyabiliyordum.

Büyüme zamanıydı 15indeki genç kızın vakti ve arada duygularının karmaşası içindede olsa gözlerini ovaladığı görüyordum. Televizyonun ışığında bunu anlayabiliyor görüyordum. Bol reklamlı ve her reklam bittiğinde televizyon kanallarının sanki dalga geçer gibi filmi hep beş dakka geriden devam ederek film izledik bitirdik.

Normal seyir zamanındaki televizyonun ses ayarı iyice kısıldı.

Evin babası kızına:

–Kızım senin baban da kahramanmı? dedi.

Genç kız:

– Evet babacığım, dedi. (duymamıştım sesini ama öyle söylemiş olması gerektiğine karar verdim)

Salınarak gelen genç kız babasının açtığı kucakta sarıldı sarmalandı.

Göz pınarlarındaki yaşın düşüşünü göremezdim ama, babanın yüzünü ve kızının gözlerini silişinden kızın ağladığını ve hıçkırıklara boğulduğunu görebiliyordum. Genç kızı babanın kucaklaması rahatlatmıştı son göz damlalarının babanın yüzüne aktığını bildiğimden birden içim burkuldu.

İçimin burkulmasını babanın yanında oturan annenin hıçkırması daha da artırdı.

Çaremiydi sanki değildi ama yine kahrolası sigaradan bir tane daha yaktım. !!!

Çünkü aileyi iyi tanıdığımdan biliyordum annenin babasıda yıllar önce öbür dünyaya göç etmişti ve babasızdı.

Zordu babasızlık benim babam sağdı ama yinede babasızlığın zor olduğunu biliyorum.  Kadın balkonda on dakika boyunca ağlarken kocası ellerini omuzuna destek gibi koydu ve sanırım ağlamayı beceremeyen benim gibi biri olduğundan sanırım yüreğinden ağladı.

Çünkü;

Yüreğinden ağlayan erkekler aynı noktaya saatlerce bakarlar ve gözleri sabitleşir, yüz ifadeleri matlaşır.

Yaktığı sigaranın dumanında gözyaşları karanlıkta yıldızlara doğru akarak kaybolup gitti.

MehmetKaya@benimkalemim.com

Tatlı Bahşiş Kebabı

26 Mayıs 2010

Kara kuru, çelimsiz bir çocuktu, henüz 12 yaşındaydı. Herkes gibi idealleri için köyünden çıkıp, o koskoca şehire gelmişti. Daha önce hiç görmediği, bilmediğ,i ama biliyormuş gibicesine dört elle sarıldığı mesleğinin ilk günleriydi.

Her şeyi sorguladığı, sorgularken korkularını hiç bir zaman ertelemediği, bilinmeyenlere hep büyük bir merakla sarıldığı zamanlardı. İlk günlerinde en büyük bilinmeyeni, öğrenmek istediği telefonla konuşmaktı.

Her akşam iş çıkışından evine varıncaya kadar, günlerce, telefonla nasıl konuşulacağını ezberlemeye çalıştı. Hayalinde telefon çaldırdı, ahizeyi kaldırıp yüksek sesle gelen telefona cevap vermeye çalıştı. Konuşmasını beğenmediğinin farkına vardığında, henüz bir haftadır çalışıyordu. Köyde herkes gibi konuşuyordu ama burada aynı konuşulmayacağını biliyordu.

Sabahları erkenden işyerine gelir, kapıları açar, işyerini havalandırırdı. Temizliğini yapıp, takımları yerli yerine yerleştirdikten sonra da çöp kovasını alıp sokağın köşesindeki çöp bidonuna yöneldiğinde, her sabah çalıştığı işyerinin tam karşısındaki kebapçının kıymaları doğramaya başladığını görürdü.

Çöp dökülüp de camlar silinirken, yine öğleye doğru pişecek dürümlere sarılacak o mis kokulu kebapların ateşini yakmak için kömürü tutuşturmaya çalışan ustanın yelpazesi, yanıp çıtırdayan kıvılcımları, mangalda dans ettirmeye başlardı.

Arada kebapçının tezgahına gözü kaysa da, hiç yemediği bu kebabın tadının, her sabah çayla yediği simite benzemediğini bilirdi.

Öğle saatlerinde yediği zeytin ve ekmeğe de benzemediğine emindi.

Arada domates ekmek yediği de olurdu ama, yine de bu dürümün tadı farklı olmalıydı!

Acaba bu kebabın tadı nasıldı? Leziz miydi?

Hergün öğleye doğru yemek saatinde herkes dürümlerini eline alıp ayakta yerken, işyerinin camından defalarca görüp, dürümün tadının nasıl olduğunu hep merak eder ama bir türlü de yiyemezdi.

Bazen işyerinde çalışan ustalar öğle saatinde dürüm söyletirlerdi kendilerine, ama kimse bu çocuğa sende yer misin demezdi… Ne olurdu ki bir kere deseniz olmaz mıydı?

Ustaların dürümleri hazırlanırken, kokusundan lezzetli olduğunu anlıyordu ama, bir türlü tadına varamamıştı.

Hiç olmazsa bir gün, bugün kendine de bir dürüm yaptır, deseydiniz ya…. Niye demediniz ki….

Haftalığı azıcıktı, kendisine bile yetmiyordu.

Haftalığını her aldığında elli kere hesap yapardı, ama bir türlü dürüm yaptıracak para kalmıyordu….

Günler gelip geçiyor, mesleğin her aşamasını gördükçe hiç bitmeyen öğrenme merakı günden güne artıyor, ama her gün de işyerinin tam kaşısındaki kebapçının o mis kokulu dürümünün tadına erişmezlik devam ediyordu. Tutku olup insanı sabırtaşına çeviren bu bilinmeyen tadı hep merak ettiğinden, haftalığına zam yapılmasını beklemeye başladı. Bir gün, bir işi müşteriye götürmesi gerekiyordu. Patronu adresi tarif etmiş, kolay bulması için de bir tarifname çizmişti.

Tarifnamesi elinde, müşterinin işi bisikletin arkasına bağlı durumda yola koyuldu. Yarım saat pedal çevirmekle adresi buldu. İşi teslim edip işin parasını aldıktan sonra kapıya yöneldiği sırada, işyerinin sahibinin sesiyle durdu. Yanına gelen bu adam, elini cebine atıp haftalığından daha fazlasına tekabül eden bir miktar parayı bu çocuğa uzattı.

Aylardır merak ettiği ama tadına hiç bakamadığı kabaptan bir türlü yiyemeyen bu çocuk, aldığı bahşişi cebine koyarken, damağında kebabın tadını hisseder gibi oldu.

İşyerine döndüğünde öğle yemeğinin saati gelmişti. Teslim ettiği işin parasını patronuna verdikten sonra yemek için izin isteyip kapıdan dışarı çıktı.

Hedefi tam altı aydır tadına bakamadığı, gidemediği kebabçıydı.

Kebabçının taburelerinden birine tünedi ve siparişini verdi.

O gün yediği dürüm  kebabın  tadını da hiç bir yerde hiç bir zaman alamayacağını bilmeden altı ayda  erişebildiği  kebaptan doyasıya yedi.

Artık mutluydu altı ay beklese de dürüm kebaptan yiyebilmişti.

Hiç çekinmeden gocunmadan söylemek istiyorum yukarıda yazılanlar ayan beyan bir itiraftır.

Hayatta erişilmesi zor olan ne varsa elde edildiğinde kıymeti bilini rmi? Ya da çekilen katlanılan zorluklar unutulur mu? Bilinmez,,,

İTİRAF EDİYORUM…!!!!

Hiç tadını bilmeden altı ay boyunca o kebaba bakan ve yiyemeyen o çocuk bendim…!!!

Saygılarımla…

MehmetKaya@benimkalemim.com

Hikayesiz yol olmaz…

07 Mayıs 2010

Yollara düşmüştüm arabamla ekmek için iş için, bütün köyler bizimdir misali sakin sahillerin sakin köylerinden birinde Yeşilovacık’ta mola verdim.

Direksiyonu tutmaktan 2700 km boyunca yolda olmaktan nerdeyse kollarım omuzlarımla sanki bir bütün olmuştu.

Selamımı verdim kahvenin önünde oturan kalabalığa hepsi sağ elini kalplerinin üzerine koyarak aldık kabul ettik dediler demesine ama sonsuz saygıyla başlarını da eğip tastik ettiler.

Biraz muzipçe bir eda ile ;
-Az önce köyün girişinde bir yolumu kesti ve dediki dedim;
-Eğer ki köyümüzün kahvesinde çay içmeden geçeceksen şimdi arabanın camlarını kıracağım dedi, dedim.

Yaşını 85-90 tahmin ettiğim ihtiyar bastı kahkahayı ve gülerken;
-O yol kesen herif bu kahvecinin biraderi ikisi ortak, dedi demesine ama kahvedeki herkes bastı kahkahayı.

Yaşının 64 olduğunu öğrendiğim kahveci ihtiyara;
-Laf dilinin ucundamıydı nerden uydurdun, derken ocağın başında benim çayımı hazırlamaya koyuldu.

Herkesle hoş bir sohbetin içine daldık. Nereliydim ne gezerdim ne iş yapardım vs. ne varsa epeyce kaynattık.
Çayımızı içerken dedim ki;
-Epey oldu belki 7-8 sene önce defalarca ava geldiğimi ve yaşlı bir amca vardı ismi Koca Tahir’di beraber kaç kere ava gittik tanışmıştım ne durumdadır öldümü sağ mı? dedim.

Bizim yaşlı sevimli ama bir o kadarda muzip ihtiyar eliyle çok uzaklarda bir tepede çalışan işmakinası kepçenin bir yeri kazmasını eliyle gösterek;
-Bu kepçe Koca Tahir’in mezarını kazıyor ama normal bildiğin mezardan değil karar verdik dikine kazdırıyoruz. Çünkü Koca Tahir kocaman adam mezarlıkta çok yer kaplar, dedi demesine kahkaha tufanı bir daha koptu.

Meğerse Tahir amcamız sağmış ve bizim ihtiyarda onun çok samimi arkadaşıymış. İçimden ömürlerinin çok uzun olmasını diledim. Derken mola bitmişti ayrılma vakti dedim herkesle tokalaştık.
Kendilerine eyvallah diyerek arabama yöneldiğimde kahvenin yan sokağından birisi yola çıktı ve el kaldırdı. Durdum Silifke’ye kadar kendisini götürmemi rica etti.

Kahvenin önündeki ihtiyar sesleniyor;
-Parasını almadan salma haaaaa…

Yine herkes gülerken biz yola koyuluyoruz. İki üç dakkalık hoş beşten sonra bir ara adamda bir huzursuzluk seziyorum. Taş olsa konuştururdum misali bir yaklaşımla neyin var tatsızsın abi diyorum.

Aramızda 15 yaş olmasına rağmen saygısındanmıdır, arabamda olduğundanmıdır, yoksa anlatacağının üzerindeki ağırlığındanmıdır;

-Ya abi çok canım sıkkın, diyor.
Estağfurullah ne abisi sağlığına birşey olmasın sıkma canını geçer hepsi zaman herşeyin ilacıdır diyorum.

Doluydu içi, ağırdı içindekiler, başladı anlatmaya ama anlatımı onun için sanki bir bardağın taşımıydı;
- Evlendim, tam sekiz sene çocuğum olmadı tedavi derken birgün eşim kızıma hamile kaldı ve çok beklediğimiz fidanımıza biricik kızımıza kavuştuk. Arkasından iki sene sonra birde oğlum oldu.

On gün öncesine kadar çokta mutluyduk. Fakat on gün önce habersiz bir şekilde kızım biriyle kaçtı bizi çok kırdı çok üzüldük bize yapmamalıydı canımın sıkkın olması bundan dolayı, dedi.

Haklıydı adam haklıydı da ne denirdi ki yutkundum bir cümle kurayım demek için;
-Kaçtığı delikanlı kimdir mesleği işi gücü var mı? araştırdın mı? kötü karakterli birisi değilse adam gibi adamsa herşey yoluna girecektir, dedim.

Adamın gözlerinden boncuk gibi yaşları farkettim dışarıyı izliyor gibi yapıyordu, dediki;
- Doğduğunda 7 kurban kestim bir tanede hanım kesti. Biz kızımız için sekiz kurban kestik o bizi yere vurdu çekti gitti, mürüvetini böylemi görecektik, dedi.

Bittim işte oracıkta kaldım, direksiyonda sustum, kelimeler tükendi sanki, bir süre o sustu ben sustum bir şeyler olsada konuyu dağıtsak istedim.

Ağırdı kolay değildi adam için. İçinde bulunduğu durum zordu.

Kemküm ederek  hayırlısı olsun sıkma canını diyebildim. Ve adam şehre girişimizde burada ineyim dediğinde hala ağlıyordu.

Yaşam böyleydi iste biri gelir 90 yaşına neşesine neşe katar etrafına neşe saçar, birisinin çocuğu olmaz özlemini çeker özlemi olur 8 kurban keser, doğar el bebek gül bebek büyütülür ama o çeker gider.

Yollar hikayesiz, hikayeler yolsuz olmazmış.

Saygılarımla
Mehmet Kaya

06-05-2010

Asırlık Memetlerimiz…

06 Mayıs 2010

Ayaklarında çarık, yere basmaz yiğittiler ve delişmen misali ikizdiler. Yürüdükleri hiç bilinmezdi, görülmemiş deli tay gibi koştular.

Buğday da ikiz başak gibiydiler.

Çünkü Anadolu’da inançtı; tek sapta ikiz başak bulununca kurban isterdi. Bulana ödül, ekene biçene bereketti.

Kara çadırın eşiğinde kucaklanıp koklandılar ve dualandılar. Yaylası Susama civarı Ayıçayırı’ydı, kasabası Silifke’ydi.

Köyünü bilende yoktu ama ne farkederdi. Zaten bizim köy sizin, sizin köyde bizimdi.

Deli tay gibi koşmaları askereydi.

Çünkü vatan nazlı bir yar, elleri kınalı seyretmesi doyumsuz bir gelindi. Taylar yorulsa da bu ikizler yorulmazdı. Sabah alacakaranlıktı ayrılığın vakti, ama güneşi batırmadan inmişlerdi doksan km’lik yolu. Silifke’de vakit ikindi veya aksamdı.

Teslim oldular, katıldılar askere ve o sonsuz dek sürecek teskere başlamıştı. Kısacık süren bir eğitim sonrasında kaderlerini yazan kalem son noktayı koyduğunda ikizlerin sevdiği nazlı bir yar olan vatan Yemen’di.

Bu deli tay gibi olan ikizlerin isimleri bazen Ahmet, bazen Hasan, bazen Hüseyin, bazen Mehmet, bazende sadece Memet’tiler.

Dörtyüz sene boyunca süren Yemen savaşları, yüz yıl savaşlarından dört misli bir uzun sürmüştü. Yemen’e giden dönmez sözü doğrulanmıştı.

Demezmiydi türkülerimiz ağıtlarımız; Yemen yolu çukurdandır, karavanam bakırdandır.

Çölü, suyu, dağı, taşı, askere düşman olan bu Yemen’den dönmek istisna bir durum ve çok büyük bir şanstı. Nice Memet’ler hastalıktan açlıktan kahrolası ve çaresizce ölümden öbür dünyaya göçetmişlerdi.

Osman’lı dörtyüz sene Yemen’de kalmıştı kalmasına ama ne Yemen’lilerin huyu değişmişti ne de Osmanlı Yemen’den vazgeçmişti. Nice Memet’lerin canları elbiseleri kumda kefen olup bedenleri sarmış, çöl karıncaları bedenleri oymuş, nice memetleri sonsuza uğurlamış nice ocaklara ateşleri düşürmüştü.

Memetlerin kaderinin yazıldığı sayfaya yenisi eklenmişti. Dokuz senelik askerlik yazgılarına Yemen savaşında defalarca yeni sayfalar eklenip yazıldı, hiç ayrılmadan çok zor da olsa dönmüşlerdi.

Dokuz sene çok büyük bir özlemdi ve bir yıl asır gibiydi. Gelmişlerdi Silifke’ye yaslandılar toroslara mola verip dinlendiler.

Niyetleri gece yarısı yola koyulup aksama yaylaya analarına kavuşup, koklamaktı. Baharın başında yağan kar geçitleri, düzleri, dar eylemişti.

Yollar karlı da olsa Memet’lerin ayakları ezbere biliyordu tepeleri, dağları, çünkü özlem dinlemezdi engeli, engebeyi, yürütür delişmen tayları koştururdu. Yağan kar zamansızdı.

Yaylaya kar yağdımı yaylanın kahrı derdi çekilmezdi.

Memet’ler çekilecek ne varsa çektiler, karlı yolu ve az kalmıştı. Acaba hala islimiydi kara çadır? Yoksa zamansız yağan kardan ak çadırmı olmuştu?

Gece yarısını geçmişti vakit, yaylalarına ulaştıklarında, karda ayaz, buz, ve kaderlerinin titreten ıssızlığı kol geziyordu.

Nerdeydi çadır?

Kara çadır da yoktu?

Ak çadır da yoktu?

Daha çocukken omuzlarıyla taşıdıkları taşlardan yapılmış yurtları yerindeydi duruyordu vardı. Ama Kara çadır yoktu, neredeydi? Civar tepeleri koyakları aradılar ama yoktu. Tipiye çeviren deli rüzgar iliklerine işlemeye başlarken yurt duvarına yaslanıp birbirlerine sokuldular. Bedenleri yorulmuştu. Dokuz sene birbirlerinden hiç ayrılmadan Yemen’de ölmemişler talihleri yüzlerini okşayıp durmamışmıydı? Sabaha zaten ne kalmıştı? dayanırlardı.

Taştan buz gibi duvara yaslandıklarında kendi yurtlarında olmanın sıcaklığını hissetmişlerdi. Ama bu soğuk duvarlar hep yüzümüze gülüp hainlik yapmazmıydı? Haindi bu taştan duvarlar, tipide yağan karın ayazını buzunu gördülermi kudururlardı. Yorgunluktan Memet’lerin gözleri düşmeye başladığında kahrolası uyku, taştan duvarlara elvermişti.

Uyumayın açık kalsın gözleriniz, süzülmesin sonsuza dek kirpikleriniz.

Uyumayın bre Memet’ler açın gözlerinizi kapanmasın. Sabaha ne kaldı dayanın bre Memet’ler, dokuz sene dayanırken nice ölümleri görmediniz mi? nice acıları yaşayıp, nice arkadaşlarınızın mezarını ellerinizle kazmadınızmı?

Nice arkadaslarınızı kahrederek Yemen toprağına vermedinizmi?

Buz gibi esen deli poyraz, taş duvar, ve azrail ölüm türküsünü beraber söylemeye başladılarmı türkünün sonu hep kan uykusuna dönerdi.

Kan uykusu başlarken artık koyakta yankılanan;

“Tarlalarda biter kamış, Uzar gider vermez yemiş,

Çöl Yemen’de can verenler, Biri Mehmet, biri Memiş.” artık bir türkü değil ağıttı.

Asır gecse de hala o koyakta o duvara yaslılar, sonsuz kan uykusunda ayrı ayrı değil tek bir mezarda yatıyor Memet’ler!!!

Okuyan olursa istekleri Fatiha’dır, unutulmayacaksınız rahat olun Memet’ler!!!

(Memetlerin Mezarı, yolu düşen merak edenler için, Silifke-Susama Yaylası Ayıçayırı’ndadır.)

07-06-2007

Mehmet Kaya

Bir mektup gelir…

16 Nisan 2010

Bir mektup gelir uzaktan,

İçinde özlem, hüzün var

Saklanır okunur en başından

Ateştir  hüzün, eritir özlem


Bir mektup gelir uzaktan,

İçinde kin, nefret, yara var

Saklanıp okunmaz, yakılır

Yürek çarpmaz, gözler ıslanır


Bir mektup gelir uzaktan,

İçinde şevkat, sevgi var

Saklanır, özenle katlanır

Yüzü güldürür, gül olur


Bir mektup gelir uzaktan,

İçinde, sonsuz bir aşk var

Saklanır, gül olur koklanır

Düş olur, uykuda beklenir.


MehmetKaya@benimkalemim.com

Babamı Affedemem!!!

06 Nisan 2010
Bir akşamüstü deniz kenarında gün batımı sefası ile rakısını yudumlarken rastladım. Yanakları ıslaktı, çok uzakları izlemek istiyordu, kendisiyle kavga etmeye çalışırken gözleri nemliydi.

Tanıştık ve sordum;

–Hayırdır gözler niye ıslak?

Derin bir iç çekti ve başladı anlatmaya;

-Küçücüktüm, kasabamızın dışında bir iki yere gitmişliğim vardı. Kapılardan uzak olasıca hastalık annemin kolundaydı zorla aldı götürdü, yapayalnız kaldım. Geçen bir kaç ayın ardından babam başka bir kadınla evlendi. Zaten annemin yokluğu beni kavurmuştu. Bir iki ay sonra babam artık beni istemiyordu. Yeni karısıda istemiyordu. Korkuyu biliyordum ama yalnızlığı bilmiyordum. Bir gün düpedüz evden atıldım.

Babam;

-Artık seni istemiyorum gelme bu eve, dedikten sonra yediğim tokatın acısıyla sokağa fırladım. Aksam olmuş giremiyordum eve dayımlara teyzemlere istemeye istemeye gidiyordum. İki üç ay sokakları arşınladım evin etrafında dolanıp durdum. Banyo bile yapamıyordum. Acı bir durumdu ve direnmeye çalışıyordum ama olmuyordu.

Bir gün aksam karanlığında çarşıda İstanbul plakalı bir kamyona raslatım.

Şoförü son kontrollerini yapıyordu, yola çıkması yakındı dedimki;

-Amca beni istanbula götürürmüsün ama hiç param yok ailemin yanına gitmek istiyorum, diyerek yalan söyledim.

İkna olunca hemen atladım kamyona ve İstanbula doğru yola çıktık. Her molada kamyoncunun ısmarladığı yemekten yiyebildim. Zaten olmayan param, hiç olmamıştı.

İstanbul’da sebze halinde varınca yalnızlığı iliklerimde hissettim. Aksam olduğunda hamalların yaktığı ateşin kenarında ısınmaya çalıştım.

Hayatta en zor gecem o geceydi.

Hamallara anlattım derdimi dinlediler. Biri sandıkların arasında bir yer gösterdi yırtık bir battaniyenin altında sabahın olmasını dua ederek geçirdim.

Bir hamalın çırağı olmuştum. İki yıl sebze halinin dışına bile çıkmadan mücadele ettim. İstanbul’daydım ama İstanbul benim için sebze halinden ibaretti.

Hızla geçen zaman bulunduğum yaşama beni alıştırmıştı. Bir gün sebze halinden ayrıldım. İnşaatlarda sıvacılık yapmaya başladım. Askerlik zamanı gelince şubeden sülüsümü bir arkadaşıma aldırdım. Çünkü bir arkadaşım sayesinde babamın beni aramaya başladığını biliyordum. Babam yeni evlendiği karısından ayrılınca hatasını anlamıştı. Sonradan öğrenmiştim babamın üç gün askerlik şubesinin önünde nöbet tuttuğunu ve beni arıyordu.

Ama gitmeyecektim babama ve görüşmeyecektim. Beynimi kin kaplamıştı acıyı babama tattırmalıydım.

Askerlik bitince tekrar iş yaşamına başladım. Bir süre sonra da evlendim. İnşaatlar da sıvacılık işinde iyi bir ekip oluşturmuştum. İyide kazanıyordum. Evlendim çoluk çocuğum olmuş düzene girmiştim.

Aksatarakta olsa primleri ödeyerek emekli oldum.

Bugün aniden karar verdim ve kasabamıza sırf babamı görmeye gittim. Çarşıdaki ulu çınarın altında yaşlıların toplanıp sohbet ettikleri yere gittim. Uzaktan babamı gördüm. İşte o hep sevmek istediğim kahrolasıca adam oradaydı. Kalabalığa selam verdim. Babam dahil herkes selamımı almıştı. Bir tabure çekip oturdum. Çayımı söyledim. Sohbetleri izlemeye koyuldum. Kimse beni tanımamıştı. Zaten isteselerde tanıyamazlardı.

Biraz tebdili kıyafet, birazda zaman benden çok şeyi alıp götürmüştü. Bilmeleri tanımaları mümkün değildi.

Kalabalık dağıldığında babamla ben kalmıştım. Babamı gözucuyla inceledim, artık iyice çökmüştü ve çok düşünceliydi.

Bir ara bana;

-Yabancısın hayırdır buralarda ne işin var? diye sordu.

Dedimki;

-Bir oğlum var yıllardır kayıp onu arıyorum, dedim.

Bir kaç saniyenin ardından babamın gözpınarları çağlayanlar gibi aktı. Yutkundum boğazımdaki düğümü zordu gidermek ama zor da olsa gideberebildim.

Babama kinim nefretim vardı intikamımı almalıydım. Anlattı hikayesini ama zaten bu hikayeyi biliyordum, babam kendi benliği ile yazmıştı, bende hiç istemeyerek rolümü oynamıştım.

Bilsemde hikayeyi sonuna kadar dinledim. Dinlerken de sessizce kinimi kustum.

Ayağa kalktım gitme zamanımın geldiğini söyleyerek kinim olsada o babamın elleriydi, babamın ellerini öperek vedalaşıp ayrıldım.

Rakısını bir yudum daha alırken;

–İşte gözlerimde ki ıslaklığın nedeni budur, dedi.

Ve ekledi;

–Öğle saatlerinde geldim buraya başladım içmeye ve yıkılıncaya kadar da içeceğim. Babamı da hiç bir zaman affetmeyeceğim.

Bu ıslak gözlü adama ne diyebilirdim? Burkuldu içim düğümlendi boğazım ama hiç bir şey de diyemedim.

Vedalaşıp ayrılırken görünmüyordu batmıştı güneş ve…

–güneşin batmışlığında kızıllık,

–rakısını içen adamda yalnızlık,

–rakısını içen adamın babasında bitmeyen hasretlik,

–uykularımız yarım ölümdü, yaklaşırken kadehlerin gecesi,

–yine vardı o kahrolası yalnızlık. dedim

(Yola düştüm ve yine içimden mızıltılı teranemi söylendim)

Her günün akşamında başlar yarım ölüm saydığımız gecemiz, sabaha uyanırsak yaşamaya devam, uyanamazsak sondur ölmüşüzdür…..

MehmetKaya@benimkalemim.com

BİR YILDIZ OL GECEYE

03 Nisan 2010

Gecede yıldızlar tükenirse yıldız ol geceye

Doğmazsa güneş doğudan ışık ol heceye

Hatasız kimse yokki dünyada sen bunu bil

Ayakta kal ilan et sende herkese cümleye


Gülün ömrü var ise ama saksıda ama çöpte

Kulaç atsan dalsan zamana kalsanda dipte

Varsayımda bulun kah arada bazı zamanda

Gülümse seyreyle sende tat al cihanı alemde


Kapatma kepenklerini aç güneş alsın yüreğin

Sanma sonsuz aydınlıktır iç dünyası herkesin

Hatalar acı hatıradır hapset kaybet anahtarını

İsyanı bırak yaşam hediyedir çırpınsın yüreğin


MehmetKaya@benimkalemim.com

BİR BULUT GÖRDÜM…

03 Nisan 2010

Bir bulut gördüm siyahtı,

kin dolu

Öfkesinde sicim gibi yağmuru var


Bir bulut gördüm kızıldı,

hüzün dolu

Öfkesinde damla damla yaşı var


Bir bulut gördüm karbeyazdı,

sevgi dolu

Öfkesinde ilmek ilmek aşk var


Bir bulut gördüm renksizdi,

nur dolu

Öfkesinde baharı var yazı  var


MehmetKaya@benimkalemim.com